İçeriğe geç

İzeltaş Pense ne kadar ?

Bir gün Kayseri’de başlayan hikâye

Bugün “İzeltaş Pense ne kadar” konusunu daha yakından inceleyerek merak edilen detaylara değineceğiz.

Kayseri’nin sabahı her zaman biraz sert gelir bana. Soğuk, kuru ve insanın içini diri tutan bir havası vardır. O gün de farklı değildi. Pencereden baktığımda Erciyes’in beyazlığı uzaktan bile göz kırpıyordu ama içimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmiyordu.

25 yaşındayım. Günlük tutarım. Çok şey birikir içimde, dışarı taşırmayı beceremem çoğu zaman. O yüzden sayfalara dökerim. Ama bazı günler var ki, yazmak bile yetmez; yaşamak gerekir, içine gömülmek gerekir.

O gün de onlardan biriydi.

Babamın eski atölyesine girmemle başladı her şey. Küçük bir dükkân sayılırdı aslında ama benim gözümde kocaman bir dünyaydı. Çocukluğum orada geçmişti. Talaş kokusu, metal sesi, duvarda asılı paslı anahtarlar… Hepsi bana güven verirdi.

Ama o sabah bir şey eksikti.

Eski atölye ve kırılan pense

Babam masanın başındaydı. Sessizdi. Normalde konuşkan biri değildir ama o gün sessizliği farklıydı. Daha ağır, daha derin.

Masanın üstünde kırılmış bir pense duruyordu.

O an içimde bir şey düştü sanki. Çünkü o pense sadece bir alet değildi. O pense, babamın yıllardır çalıştığı ellerinin uzantısıydı. Benim çocukken “dokunma, kesersin elini” diye uyarıldığı, sonra gizlice elime alıp hayran hayran baktığım şeydi.

“Bozulmuş,” dedi babam.

Sadece bu kadar.

Ama gözleri başka şeyler söylüyordu. Sanki sadece bir alet değil, yılların emeği de çatlamış gibiydi.

Elime aldım. Metal soğuktu. Kırık kısmına baktım. Tamir edilecek gibi değildi.

O an içimde garip bir şey büyüdü. Sanki küçük bir kayıp değil, sessiz bir vedaydı bu.

Babamın sessizliği

Babamın sessizliği beni her zaman daha çok konuşmaya iter. O susunca ben içimden taşarım.

“Yeni bir tane alırız,” dedim.

Bana baktı. Uzun uzun.

Sonra başını salladı ama o sallayış “tamam” demek değildi. Daha çok “gerek yok” gibiydi.

Ama biliyordum. İhtiyacı vardı.

O gün dükkândan çıkarken aklımda tek bir şey dönüp duruyordu. Basit bir soru:

İzeltaş Pense ne kadar?

Bu soru, düşündüğümden daha ağırdı. Çünkü aslında sadece fiyat sormuyordum. Bir şeyleri yerine koyup koyamayacağımı sorguluyordum.

“İzeltaş Pense ne kadar?” sorusunun peşinde

Şehir merkezine indiğimde hava biraz yumuşamıştı ama içim hâlâ sertti. Hırdavatçılar çarşısına girerken metal kokusu karşıladı beni. Her dükkânın vitrini aynıydı ama her birinin içinde farklı hayatlar saklıydı sanki.

Bir dükkâna girdim.

Raflarda pense, kerpeten, anahtar takımları… Hepsi düzenli ama kalabalık bir sessizlik içindeydi.

Tezgâhtaki adama yaklaştım.

“İzeltaş pense ne kadar?” dedim.

Adam başını kaldırdı, kısa bir bakış attı. Sanki bu soruyu günde yüz kere duyuyordu.

“Modeline göre değişir,” dedi. “300’den başlar, 900’e kadar gider.”

O an içimde bir şey sıkıştı.

300… 900…

Rakamlar sadece rakam değildi artık. Babamın elleri, atölyenin kokusu, kırılan anılar hepsi bir fiyat etiketine dönüşmüştü sanki.

Teşekkür edip çıktım.

Hırdavatçı dükkânı sahnesi

İkinci dükkânda daha detaylı baktım. Bu kez farklı bir his vardı içimde. Sanki sadece alışveriş yapmıyordum. Bir şeyi geri alma çabasıydı bu.

Camın arkasında parlak bir pense vardı. Üzerinde “İzeltaş” yazıyordu.

Elime almak istedim.

Satıcı uzattı.

Ağırdı. Dengeliydi. Sanki yıllar boyunca kırılmayacak gibi duruyordu.

“Bu kaç lira?” dedim tekrar.

“450 civarı,” dedi.

O an gözümde babamın elleri canlandı. O ellerin ne kadar yıprandığını düşündüm. O pense o ellere yakışır mıydı, yoksa fazla mı modern kalırdı?

Bilmiyordum.

Ama içimde bir ses “al” diyordu.

Fiyatların ağırlığı

Bunu da Okuyun: Kartal minibüsleri kaça kadar çalışıyor ?

Paranın konuşulmadığı bir evde büyümedim ama paranın eksikliğini de hep hissettim. Bu yüzden fiyatlar bana sadece sayı gibi gelmez. Bir şeylerin karşılığıdır.

450 lira.

Bir pense için fazla mıydı?

Yoksa bir hatırayı kurtarmak için az mıydı?

Bu sorunun cevabı yoktu.

Sadece içimde büyüyen bir sıkışma vardı.

Para biriktirme ve iç hesaplaşma

Eve döndüğümde cebimdeki parayı saydım. Bir kısmı zaten ay sonu için ayrılmıştı. Bir kısmı da başka şeyler için.

Ama o an hiçbir şey önemli değildi.

Sadece o pense vardı.

Masaya oturdum. Günlüğümü açtım ama yazamadım. Kalem elimde kaldı.

Kafamın içinde sürekli aynı cümle dönüyordu:

İzeltaş Pense ne kadar?

Sanki bu soru beni takip ediyordu.

Bir hesap yaptım. Birkaç gün daha beklesem alabilirdim. Ama babam bekler miydi?

O sorunun cevabı daha zordu.

Umut ile hayal kırıklığı

Ertesi gün tekrar dükkâna gittim.

Aynı pense hâlâ oradaydı.

Ama bu kez biri eline almıştı. Satıcıyla konuşuyordu.

İçimde bir şey düştü.

Geç kalmıştım.

O an hissettiğim şey hayal kırıklığıydı. Ama sadece bir ürün için değil, daha derin bir şey için.

Sanki babamın sessizliğine yetişememiştim.

Dışarı çıktım. Hava soğumuştu.

Bir bankta oturdum.

Telefonumu çıkarıp tekrar baktım. “İzeltaş pense ne kadar?” diye yazdım aramaya.

Aynı rakamlar yine karşıma çıktı.

Ama artık rakamlar anlamını yitirmişti.

Küçük bir alışverişin büyük anlamı

Üç gün sonra yeniden denedim.

Başka bir model buldum. Aynı marka, biraz daha uygun fiyatlı.

350 liraydı.

Elime aldığımda ilk hissettiğim şey güven oldu. Sanki babamın ellerine uygun bir şey bulmuş gibiydim.

Kasaya gittim.

Parayı uzatırken içimde garip bir huzur vardı. Sanki bir şeyi tamir etmiyordum ama bir şeyi eksik bırakmamayı seçiyordum.

Dükkândan çıktığımda paket elimdeydi.

Şehir aynı şehirdi ama ben biraz değişmiştim.

Yeni pense ve anılar

Atölyeye döndüğümde babam yine masadaydı.

Paketi masaya bıraktım.

Hiç konuşmadım.

O da açmadı hemen.

Bir süre sadece baktı.

Sonra kırık penseye, sonra yeni penseye baktı.

Elini uzattı, yeni olanı aldı.

Ağır ağır çevirdi.

“Sağlam,” dedi.

Bu tek kelime, günlerdir içimde taşıdığım bütün yorgunluğu hafifletti.

O an anladım ki mesele sadece bir pense değildi.

Mesele, kırılan şeylerin yerine ne koyduğundu.

Günlüğüme yazdıklarım

Gece olduğunda odamda oturup günlüğümü açtım.

Bu kez kalem elimden kaçmadı.

Kayseri’nin soğuğu camdan içeri sızarken ben yazıyordum.

O gün yaşadığım her şeyi değil, hissettiklerimi yazdım.

Eksikliği, gecikmeyi, fiyatların bile insanı düşündürebileceğini…

Ve en çok da şunu:

Bazı şeylerin cevabı “ne kadar” sorusunda gizli değildir. Ama yine de insan o soruyu sormadan edemez.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
https://mobilyaclub.com https://cocu.com.tr https://dete.com.tr Sitemap
ilbet güncel giriş