Yabani Ecem Kimdir? Bir Yılgınlık Hikayesi
Hayatımda öylesine tanışıp, zamanla sarmal bir hale gelen, sonunda hiç beklemediğim şekilde beni derinden etkileyen birini anlatacağım. Adı Ecem. Ama sıradan bir Ecem değil, Yabani Ecem. Çünkü Ecem, tam anlamıyla bir özgür ruhtu. Kendi yolunu bulma çabası, yapısındaki çelişkiler ve sıradanlıktan fazlası olmak isteyen tavırları… Onu tanıdıkça anlamaya başladım ve belki de hiç anlamadım. Ama bugün, kalbimde en çok ona dair anılar var.
İlk Tanışmamız: Gözleriyle Tanışmak
Ecem’i ilk gördüğümde, Kayseri’nin o sıcak ve bozkır havasında, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o karanlık sokakta yürürken fark etmiştim. Gözleri… Evet, ilk dikkatimi çeken gözleriydi. Ne içi, ne dışı… Sadece bir boşluk gibi duran gözlerdi. Kimseye ait olmayan bir boşluk. Ama bir o kadar derin. Yavaşça yoldan geçerken gözlerimizin kesiştiği anı hiç unutamayacağım. Gözlerindeki yalnızlık, bir anlamda bana da geçti. Ama aynı zamanda tuhaf bir çekiciliği vardı. Sanki nehir gibi, akmak için bir yerlere gitmeye çalışan bir enerji vardı onda. Ama nereye?
İlk başta onu tanımak istememiştim. Çünkü zaten kendi hayatımda yeterince kafa karışıklığı varken, yeni bir insanı hayatıma dahil etmek bana göre değildi. Ama Ecem, varlığını bir şekilde hissettirdi. Okulumuzun bahçesinde her zaman aynı köşede oturur, kitap okur ya da sadece uzaklara bakardı. Biraz garipti, biraz çekiciydi, biraz da yabani. Ecem, bir çiçek gibi değil, çiçeğin içindeki dikeni andırıyordu. Sadece kendi içinde var olmayı tercih ediyordu.
Bir Akşam Üstü Konuşmamız
Bir akşamüstü, okuldan çıkarken karşılaştık. O gün güneşin batışı çok güzeldi. Gözlerim de onun kadar derindi. Ecem, bakışlarını benden kaçırmadan, “Güzel değil mi?” dedi. Ben de başımı salladım ve “Evet, harika” dedim. Sonra sessizliğe gömüldük. Gözlerimden bir şeyler okumaya çalışıyordu. İçimdeki boşluğu fark etmişti.
Yavaşça, gözlerini kaçırarak konuya girdi: “Sen hiç kaybolmayı düşündün mü?” diye sordu. Ben de “Kaybolmayı?” dedim, “Nereye kaybolmayı?”
O sırada ilk defa gerçekten gözlerinin içine bakabildim. “Kendi içinde kaybolmak, belki de bir yerlerde kaybolmak…” demişti. O an, Ecem’in aslında benden çok daha fazla kafası karışmış bir insan olduğunu fark ettim. O kadar güvenli bir şekilde söylediydi ki bu sözleri, tam tersi, bir kaybolmuşluk hali içeriyordu. Ecem’in hayatı, bir anlamda karmaşanın tam ortasında yaşamaktı.
Yabani Ecem: Kendi Dünyasında Kaybolmak
Ecem ile tanıştıkça, onun hayata bakış açısını daha çok anlamaya başladım. İçindeki yabani ruh, onu bir yerlere ait olmaktan alıkoyuyordu. İnsanlar gibi yaşamak, kurallarına uymak ona göre değildi. Hep bir sınırdan kaçmaya çalışıyordu. Okuldan, arkadaşlardan, ailesinden hep bir mesafe vardı. Yabani Ecem, bir yerde hep yalnız kalmayı tercih ediyordu. Onu tanıdıkça, gerçek anlamda huzuru bulmanın, bencillik olmadığını anlamıştım.
Bir gün, okuldan çıkarken Ecem yanımda yürürken, “Seninle çok şey paylaşmak istiyorum ama bunu kimseyle paylaşamam,” dedi. “Çünkü seni de kaybetmekten korkuyorum.” O an kalbimde bir sıkışma oldu. Onu kaybetme fikri, bana hiç de hoş gelmiyordu. Ama sonra fark ettim ki, Ecem, bir şekilde her şeyden kaçıyor ve sonunda insanları da kendisinden uzaklaştırıyordu.
Hayal Kırıklığı ve Umut
Bir hafta sonu, Ecem ile dışarı çıkmaya karar verdik. Kayseri’nin eski sokaklarında yürürken, birden durdu ve “Bazen insanlarla fazla zaman geçirmek, onları tanımak, çok yoruyor. Kendimle kalmak istiyorum,” dedi. Bir yanda onu anlamaya çalışırken, bir yanda ona ne kadar bağlandığımı fark ettim. Ecem’i kaybetmek… Birçok şeyin kaybolması demekti. Ama Ecem’in kaybolduğu yer, onun özlemiyle karışıyordu. Kafamda bir şeyler çığ gibi büyümeye başladı.
Ecem’in kaybolması, bir tür cesaretti. Ama bir yandan da korkusuydu. Onu tam olarak anlamadan kaybolmasını istemiyordum. Ama aynı zamanda, onun aradığı huzuru bulamamasının kaybolmuş bir kalp olduğunu da hissediyordum. Kaybolmanın sadece uzaklaşmak anlamına gelmediğini, bazen kaybolmanın bir nevi kendini bulma çabası olduğunu düşündüm.
Son Bir Sohbet: İlginç Bir Vedalaşma
Bir gün, okulda Ecem’le son kez uzun uzun sohbet ettik. O sırada bana, “Ben hep kendi dünyamda varım, insanları sevmenin zorluğunu yaşıyorum. Ama her şeye rağmen seninle olmak güzel,” dedi. Bu cümlesi kalbimi yumuşatmıştı. Ecem, hep kendi kaybolmuşluğunda bir şekilde güzellik arayarak yaşamıştı. O gün o sözleri duyduğumda, bir yandan onun bu haline hayal kırıklığına uğrarken, bir yandan da içimde bir umut ışığı yanmaya başlamıştı.
Ecem’in kaybolma arayışı, belki de hayatındaki yabani yanların çözülmeye başlamasıydı. O günden sonra Ecem’i daha iyi anlamaya başladım. Yabani Ecem, kaybolmak istese de sonunda fark etti ki, insan kaybolsa da, içindeki boşluk hep var kalır.
Sonuç: Yabani Ecem’in Ardında Kalan İzler
Ecem’i tanımak, hayatıma kattığı derinlik ve anlam, onu kaybetmekle aynı oranda anlamlıydı. Yabani Ecem, sadece bir kaybolmuşluk değil, aynı zamanda bir arayıştı. İnsanların kimliklerini bulmaya çalışırken, bazen kaybolmaları gerekirdi. Belki de Ecem’in aradığı şey, kendisiydi. Ve belki de ben, onu tanıdıkça, biraz daha kendimi buldum. Yabani Ecem’in kaybolmuşluğu, bana kendi kaybolmuşluğumu hatırlattı. O yüzden, her kaybolan insanın peşinden gitmek gerekmediğini, bazen kaybolmanın insanın en derin noktalarına ulaşma arayışı olduğunu kabullendim.